Ve güneÅŸ yeniden İsmail Fakirullah’ın baÅŸucuna doÄŸdu
“Tillo Bilim ve Kültür Etkinlikleri” dahilinde düzenlenen sempozyumda tebliÄŸlerimizi sunmak ve etkinliklere katılmak üzere 22-25 Eylül tarihleri arasında valiliÄŸin davetlisi olarak Siirt’teydik.
Program; İbrahim Hakkı Erzurumî’nin, hocası İsmail Fakirullah Tillovî için 1730′larda ihdas ettiÄŸi ışık sisteminin yeniden iÅŸlev kazanmasına ÅŸahit olmak ve bu olayı kutlamak üzere düzenlenmiÅŸti. Altı aydır devam eden çalışmalar nihayet sonuç vermiÅŸ; sistem, bilim erbabının meÅŸakkatli mesaileri sonucunda ihya edilmiÅŸti. 22 Eylül’deki “İbrahim Hakkı” ve “Sultan Memduh” sempozyumunun ertesi günü, derin bir heyecan ve coÅŸkuyla sabah beÅŸte Tillo’daydık. Olaya ÅŸehadet eden herkes, tarihî bir an yaÅŸandığına müdrikti. YaÄŸmurlu bir güne rastlayan 21 Mart’ta güneÅŸ ışınlarının sadece 26 saniye görünmesi ve birkaç poz resim çekilmesinin ardından sistemin çalışma prensipleri keÅŸfedilmiÅŸti. Ekibin bu altı aylık zaman zarfında birkaç kez lazer ve teleskopla yaptığı baÅŸarılı denemeler, ilk defa 23 Eylül’de kainatın doÄŸal laboratuvarında sınanacak ve bir bakıma gerçekle yüzleÅŸilecekti. Zihinlerdeki yegâne endiÅŸe, havanın bulutlanarak, 21 Mart’ta olduÄŸu gibi güneÅŸin kendini naza çekebilecek olmasıydı. Saat altıya doÄŸru bütün gözler gündoÄŸumuna ayarlanmış, dikkat ve heyecanlar ise meydana kurulan dev ekrana kilitlenmiÅŸti. Nihayet gece ve gündüzün eÅŸitlendiÄŸi, güneÅŸ ışınlarının ekvatora dik konuma geldiÄŸi cuma gününün seherinde saat 06.20′de, elli yıl aradan sonra güneÅŸin yeniden İsmail Fakirullah’ın baÅŸucuna doÄŸuÅŸuna anbean ÅŸahit olduk. Fakirullah’ın başına bir hilal gibi yavaÅŸ yavaÅŸ sokulan günün ilk munis ışıkları, sonunda sarığın bütününü âteÅŸin bir hale gibi kuÅŸatırken aynı anda gönüllerimize yansıyor, birer manâ üstadı olan hoca ve talebe manevi iklimimizi bir kez daha aydınlatıyorlardı.
“Işık hadisesi” nedir?
Sadece planlama deÄŸil, bir muhabbet, hürmet, vefa zirvesi; bir madde-manâ terkibi olan ışık düzeneÄŸi, ahirete irtihal eden hocasına duyduÄŸu hasretle, tabiattan önce İbrahim Hakkı’nın manevi dünyasında kurulmuÅŸtur: “Yeni yılda doÄŸan güneÅŸ, ilk olarak hocamın baÅŸucunu aydınlatmazsa ben o güneÅŸi neyleyim”. Bu ulvi niyet ve bilimsel birikim üzerine inÅŸa ettiÄŸi türbenin hemen yanı başına on metre yüksekliÄŸinde bir de kule yapmıştır. Türbenin yaklaşık 3 km uzağına maharetli elleriyle harçsız bir duvar örmüştür. Kala’tül üstad denilen bu duvarda, çeyrek metrekare kadar bir pencere açmış ve burayı niÅŸangâh olarak kullanmıştır. 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde, sevgili hocasının baÅŸucu ve kademiyle aynı doÄŸrultudaki kule ve kaleyle hizalanan güneÅŸ, mezkûr pencereden geliyormuÅŸ gibi önce kuleye uÄŸramakta, orada kırılarak türbenin penceresinden içeri dolmakta, ziyaret edercesine birkaç dakika boyunca Fakirullah Hazretleri’nin baÅŸucunda kalmaktadır. Yılda iki kez güneÅŸin ilk ışıklarını hocasına armaÄŸan eden İbrahim Hakkı, nesillere de hoca-talebe, ilim-maneviyat iliÅŸkisinin mükemmel bir örneÄŸini armaÄŸan etmiÅŸtir. Elli yıl önceki restorasyon sırasında bozulan hassas düzenek, geçen zaman içinde bütün çabalara raÄŸmen onarılamamış, nihayet 23 Eylül 2011′de fizikî ve manevi fonksiyonunu yeniden ifa etmeye baÅŸlamıştır.
Çağına göre bir optik ve gözlem ÅŸahikası olarak ışık hadisesinin analizi bizi doÄŸrudan, mucidinin astronomi, geometri, mimari, matematik gibi pozitif bilimlerle üst derecede alâkasına götürür. Bu alâkanın en sahih izlerini, İbrahim Hakkı’nın çok yönlü ÅŸahsiyetinin somut bir terennümü olarak Marifetname’den takip edebiliriz.
Marifetname’yi emsallerinden farklı kılan unsur da zaten, onun bütüncül ÅŸahsiyet yapısının esere yansıyan bu izdüşümüdür. Müellifinin; anatomi, astronomi, kozmoloji, tıp, geometri, coÄŸrafya gibi bilimlerle iÅŸtigali; eserinin de zülcenaheyn olarak kanat açmasına; pozitif ilimlere, dinî, tasavvufî, ahlâki öğretiyle aynı ağırlıkta yer verilmesine yol açmıştır. Fakat Marifetname’de; vahyi ve vahiy temelli ahlâki/manevi deÄŸerlerin beÅŸerî etkisini, laboratuvarın ve iktisadî aklın denklemlerinde buharlaÅŸtırmayı deneyen materyalist pozitivizmin tam zıddı bir yaklaşım sergilenir. Burada bilimsel faaliyet amaç deÄŸil, manânın ve manevi deÄŸerlerin kaynağı olarak vahye ve vahyin sahibine ulaÅŸmada bir araçtır. Dolayısıyla aracın amaç kılındığı her durumda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ideal kaybına da, anlam kaymasına da uÄŸramamıştır. Onun gökyüzüyle, yeryüzüyle, tabiatla, kâinatla, insanla olanca meÅŸakkatli tecessüs ve taliminin altında yatan tek saik, Marifetullah’a ulaÅŸmaktır. Kâinatın ve insanın yaratılış sırlarının çözülmesini salt ilmî bir gayeden çıkararak, Yaratıcı’yı tanıma gibi aslî bir dinî gayeye aracı kılan İbrahim Hakkı, haklı şöhretini tam da bu noktada kazanmıştır. Günümüzde Marifetname hâlâ hararetle okunuyor, her geçen gün yeni bir baskısı yapılıyor, yeni bir dile çevriliyorsa, bu durum orijinal bilimsel muhtevası kadar, her dem taze ve cari manevi muhtevasındandır. Yunus’un deyiÅŸi, pek çok emsali gibi İbrahim Hakkı’nın da vasfıdır: “Her dem yeni doÄŸarız, bizden kim usanası”.
Marifetname’nin bütünü, marifet bilgisine sahip olmanın en temel ÅŸartı olarak Allah’ı bilmenin ve bu bilincin insanda uyanabilmesi için gerekli batınî/manevi ve dış/maddi ÅŸartların arayış tecrübesidir. Bütün ahlâki temrinler, manevi prensipler, ilmî malumat, ÅŸiir, hatırat hepsi Allah’ı tanımada muhabbet tezgâhından geçmiÅŸ birer vasıtadır. İbrahim Hakkı’nın, zamanın ve mekânın dar sınırlarını aÅŸarak gökyüzünün ışıklı dehlizlerini, yıldızlarını, burçlarını Tillo’nun sokakları gibi bilmesi iÅŸte sadece bu sebeptendir: “Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde/Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde” diye yakarmakla birlikte, gözlerinden asıl muradı ÅŸudur: “Bak hey’eti âlemde bu hikmetleri seyr et/Bul saniini ol ona hayran gecelerde”
Saniini bulan ve ona hayran olan insan, artık, bir insan-ı kâmil adayı olan “hazret-i insan”dır. Kemal sürecinde ona düşen ise, ahlâk-ı zemimeden arınarak, ahlâk-ı hamideye talip olmaktır. Seyr-ü sülukun usulü aÅŸksa, esası bu ahlâki temrindir. Çünkü Muhabbetullah aynası ancak bu ÅŸekilde sırlanabilir: “Vech-i Hakk’a âyinesin sen özünü bir hoÅŸ gözet/Men arefe sırrındaki maden senin kânındadır”
Görüldüğü gibi devrevi ÅŸekilde sarmallanan Marifetullah, Muhabbetullah, marifetun’nefs, marifetul’ilm nihai noktada; marifete ulaÅŸma gayesi etrafında birleÅŸir, buluÅŸurlar.
“DeÄŸiÅŸerek devam etmek, devam ederek deÄŸiÅŸmek”
Bir sadakat ve hendese harikası olarak ışık düzeneÄŸinin ihyasıyla İbrahim Hakkı’ya gecikmiÅŸ de olsa, teÅŸekkür etmiÅŸ olduk. “DeÄŸiÅŸerek devam etmek, devam ederek deÄŸiÅŸmek” kararlılığının tezahürü olarak böyle bir şükran; kadirÅŸinaslık, vefa, kıvanç gibi duygusal boyutlarının yanında irfani bir davranıştır da. Çünkü tarihinde olup biteni tesbit ve takdir etmek, hakkını vermek; toplumların ortak tasavvur ve tahayyül ufuklarını açarak, geçmiÅŸten gelecek için ivme devÅŸirmelerine, kendilerine olan güven duygusunun tazelenmesine vesile olur. Bu durum yerel olduÄŸu kadar; bu tür deÄŸerlerin dünyanın gündemine sunulmasında kayda deÄŸer global bir imkân teÅŸkil eder. ZenginliÄŸi, geliÅŸmeyi ve ilerlemeyi sadece maddi boyuta indirgeyerek, manevi zenginliÄŸi ve ÅŸahsiyet tekâmülünü ihmal, deÄŸerler manzumesini toptan iptal eden insanlığa; madde ve manânın, fizik ve metafiziÄŸin, bilim ve sezginin bir 18. yüzyıl döneminde nasıl mezcedildiÄŸini gösterememek ise, ancak “yaralı bilinç” sendromuyla nitelenebilir. Dolayısıyla bu etkinlik; korumaya deÄŸil yıkıp bozmaya, ümrana deÄŸil imhaya meyleden bir milletin makûs talihinde dönüm noktası teÅŸkil edecek önemde bir iÅŸarettir. Kadim bir anlam katmanını geleceÄŸe hünerle açan Siirt Valisi Sayın Musa Çolak ve ekibine; BaÅŸkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cengiz Işık (arkeolog) baÅŸkanlığında, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nden Prof. Dr. Zeki Eker, Dr. Tuncay Özışık, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Ökten, Doç. Dr. Tansel Ak, Akdeniz Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Helvacı (astrofizik), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Doç. Dr. OÄŸuz Özer (mimar)’den müteÅŸekkil bilim heyetine, teknik elemanlar Hüsamettin Akkurt ve BaÅŸak Özışık’a; elbette bu manevi kültürün kadirÅŸinas vârisleri olarak Siirt halkına teÅŸekkürlerimizi kayda geçirmek tarihî bir borçtur.
Sözü dua ile bitirelim. Taşı toprağı ulema olan bu kültürel coÄŸrafyada Marifetullah’ın yeniden tesisiyle; adavetin muhabbete, firkatin ülfete rücû etmesini, manevi ışıkların kalplere zuhuruna mani olan kin, husûmet ve zulmet perdelerinin, güneÅŸ önündeki buzullar gibi erimesini maneviyatın ruhaniyeti önünde acilen niyaz edelim.
Dr. Selma KARIÅžMAN Sosyolog-Yazar  –  16.10.2011 / Zaman Gazetesi

PaylaÅŸ: