İsmail Fakirullah Hazretlerinin Kerametleri
Evliyaların kerametleri haktır. Bu hakikate inanmak gerekir. Zira velilerin kerameti Kur’an-ı Kerim, sünnet ve icma ile sabittir…
Keramet: Allah’ın salih kulları velilere ihsan ettiği kabiliyetle kendilerinden zuhur eden olağanüstü hallerdir… Hazret-i Osman (ra) şöyle buyurmaktadır.
“Cenab-ı Allah; yüce katında yüksek bir makama nail olan zevata, bazan bütün zahiri perdeleri kaldırır ve her şeyi olduğu gibi gösterir. Bunlar bazan harikulade şeyler de yaparlar…”
Bu olağanüstü haller, peygamberlerde mucize velilerde ise keramet ismini alır. Kur’an-ı Kerim’de velayet ile kerametin hak olduğuna dair delillerden bazıları şunlardır:
1- Hazret-i Süleyman’ın salih veziri Âsaf, “Ben onu (Belkıs’ın tahtını) gözlerini açıp kapayıncaya kadar getireceğim” demesi ve bir anda tahtı getirmesi…
2- Hazret-i Meryem hakkında nazil olan şu ayetler: “Zekeriyya ne vakit Mihrab’a (odasına) girse Meryem’in yanında bir yiyecek bulurdu. Ona: Ey Meryem bu yiyecek sana nereden geliyor? dedi. Meryem: Allah’ın katından” dedi.
3- Ayrıca Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl boyunca vücudları sağlam olarak Kehf’te uyumaları… Hazret-i Ömer’in Medine’de minberde hutbe okurken “Ya Sâriye… Dağa çık” diyerek savaşa gönderdiği komutanına kilometrelerce mesafeden seslenip işittirmesi… Ayrıca sahih bir hadiste, mağarada kapalı kalan ve yaptıkları dua ile kurtulan üç arkadaşın durumları gibi bir çok ibret verici olay, kerametin hak olduğuna birer delildir…
Büyük Veli Hazret-i Fakirullah’tan zuhur eden sayısız kerametlerden birkaçını da teberrüken burada zikredeceğiz…
Birincisi:
“Henüz dokuz yaşındayken amcası Molla Ali ile Tillo’ya gelen İbrahim Hakkı Hazretleri bir gece rüyasında şunları görmüştü; Gökyüzünü dolduran serçeler herkese saldırıyordu. Babası Derviş Osman Efendi oğluna saldıranları vargücüyle defetmeye çalışıyordu. Fakat onlardan biri fırsat bularak küçük İbrahim Hakkı’nın koltuğunun altına sokuluverdi. Korku ve heyecan ile uyanan İbrahim Hakkı, gördüğü korkulu rüyayı pederine anlattı ve kendisine, koltuğunun altında beliren izleri gösterdi. Oğlunun Veba hastalığına yakalandığını gören Molla Osman Efendi çok üzüldü. Gitgide şiddetlenen bu hastalık, İbrahim Hakkı’yı halden düşürdü. Beş gün halsiz ve bitkin olarak yatağa mahkum etti. Hastalığının altıncı gününde gözlerini açan İbrahim Hakkı, başucunda, babasının ağlamakta, Hazret-i Fakirullah’ın ise oturmuş dua etmekte olduğunu gördü, duasını tamamlayan Şeyh Hazretleri, Molla Osman Efendiye dönerek gülümsedi ve:
- “İbrahim’in eceli gelmişti. Ancak Cenab-ı Mevla onu yeniden canlandırdı” diye kendisini müjdeledi… Hazret-i Şeyhin himmetiyle veba hastalığından kurtulan İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetnamesinde bu hakimâne kerameti anlatırken şöyle diyor:
“İşte o andan itibaren canım hayar, cismim şifa ve kalbim sefa buldu…” ve şeyhine hitaben:
“Umr-i mezidimsin” diyerek hayatının Cenab-ı Allah tarafından bağışlanmasına şeyhinin vesile olduğunu bilhassa ifade ediyor…
NAZIM
Sen ayn-u eyânımsın,
Vârım da sen (sensin) ey rûhi…
Bel rûh-i revanımsın,
Yârim de sen ey rûhi…
Sen baht-i sâidimsin,
Hem va’du-u vaîdimsin,
Bel (hatta) umr-i mezîdimsin,
Kârım da sen ey rûhi…
Sen cânu cihânımsın,
Hem emn-u emânımsın,
Bel genc-i nihanımsın,
Dârim’de sen ey rûhi…
Sen râhat-i rûhumsun,
Hem feth-u futûhumsun,
Bel câmi sabûhumsun,
Gârım da sen ey rûhi….
Sen Kard-u Berâtımsın,
Hem âb-i hayâtımsın…
Bel ayn-i necâtımsın,
Bârım’da sen ey rûhi…
Sen zevk-u hudûrumsun,
Hem hüzn-u sürûrumsun,
Bel gözdeki nurumsun,
Nârım da sen ey rûhi…
Hakki dedi dervişim,
Feryâd! ki dil riyşim,
İmdât! ki bi hiyşim
Cârim de sen ey rûhi.
İkincisi:
Bir sonbahar mevsimiydi. O günün
idaresine karşı itaatsizlik yapan Şirvan beylerinin (Kormas) denilen küçük kalesi, Van’dan bin nefer askerle gelen paşa tarafından kuşatılmıştı. Paşa kaleyi top ateşine tutmak niyyetinde idi. Bunu öğrenen Şirvan Beyi, Hazret-i Fakirullah’a haber göndererek paşaya mani olması için istirhamda bulundu. Hazret-i Fakirullah paşaya bir mektup göndererek masum halka merhamet göstermesini, bağ ve bahçelerini yağmalamamasını, beyin cezası varsa başka bir vakite ertelemesini istedi.
Paşa, Şeyh’in tavsiyesine aldırmayarak:
- “Ben sultanın emriyle gelmişim, kaleyi yok etmeliyim” dedi ve topçularına ateş emri verdi.
Ne var ki ağır top, kaleyi döverek geri tepti ve parçalandı. Bir parçası da paşanın atına isabet ederek öldürdü. Ardından da, büyük velisi için gayrete gelen Cenab-ı Allah, iki saat boyunca paşa ve askerleri üzerine iri taneli dolu yağdırdı. Dolunun sert şamarından kaçışan atlarını yakalamak derdiyle dağılan askerlerin çadırlarını da, bir anda kabarıp büyüyen seller alıp götürdü…
Bu feci tabloyu gören paşanın aklı geç başına gelmişti. Askerlerini orada bırakarak bir ata atladı ve sekiz piyade eşliğinde Tillo’nun yoluna koyuldu. Akşam üzeri Tillo’ya varan paşa, özür dilemek üzere Şeyh Hazretlerinin huzuruna girdi. Bir müddet ayak üstü durarak Şeyhin iltifatını bekledi. Ancak, yüce veliyyullah, kan-ter içinde kalan paşaya yüz vermedi sadece “Ey zalim, Cenab-ı Allah’tan kormuyor musun?” diye hitap etti. Onun haline acıyan molla Osman Efendi el işaretiyle dışarı çıkmasını söyledi.
Şeyh’in heybeti karşısında, ezilmekten kurtulmak isteyen paşa Molla Osman’ın işareti üzerine hemen odadan dışarı çıktı. Rahat bir nefes alıp terini sildi. Başından geçenleri orada hazır bulunan cemaate birbir anlattı. Büyük mürşidin hakkında ise şunları itiraf etti:
- “Çok heybetli sultanların huzurunda bulundum. Ancak bu Veliyullah kadar mehâbetli biriyle karşılaşmamıştım…”
Paşa, geceyi Tillo’da geçirdi, ertesi günün sabahı yaptıklarına bin pişman, askerlerinin yanına döndü…
Üçüncüsü:
Bir gün, delirmiş bir bey, otuza varan bir grup hizmetçisiyle Hazret-i Şeyhin ziyaretine getirildi. Bey, izin almaksızın, pervasızca Hazret-i Şeyh’in odasına girdi ve ona şöyle hitab etti:
- “Güzel canım… Seni nasıl bulabileceğimi merak ediyordum. Oysa ki buradasın. Artık ne duruyorum? Allah’ı seviyorsan kalk endamını göreyim de sana şu canımı feda edeyim.”
Hazret-i Şeyh Allah’ın ism-i şerifini işitir işitmez ayağa kalktı, deli bey de ayaklarına kapanıp bayıldı. Hazret-i Şeyh hizmetçilerine beyi misafir odasına götürüp orada yatırmalarını, üzerine de altı yorgan örtmelerini söyledi. Hizmetçiler şeyhin emri üzerine beyi misafir odasına alarak yatırdı, üzerine de altı yorgan örttü. Altmış günden beri uyuyamayan deli bey, altı yorgan altında tam altı saat uyuya kaldı. Uyanacağı vaktin geldiğini fark eden Hazret-i Şeyh’in bir miktar kuru üzümün üzerine okuyup üfürdüğünü gördü. Hazret-i Şeyh okumasını tamamlayınca İbrahim Hakkı’ya dönerek, deli beyin yanına gitmesini, uyanınca da neyi isteyecekse gelip ona götürmesini tenbih etti. İbrahim Hakkı, odaya girer girmez beyin uyanmasıyla karşılaştı. Kendisine:
- “Şeyhin yanındaki kuru üzümleri istiyorum” diye hitap eden beyin sözlerine hayret eden İbr
ahim Hakkı şeyhin yanına geri döndü, beyin kuru üzüm istediğini söyledi ve üzüm dolu tabağı alıp ona getirdi. Bey tabağı İbrahim Hakkı’dan kaptığı gibi üzümleri avuç avuç ağzına doldurup yemeye başladı.
Artık deli bey iyilişmişti. Altmış günden beri bir farz namaz kılmadığı halde, abdest aldı ve o günkü öğle namazını kıldı. Hazret-i Şeyhin mübarek nefesiyle iyileşen deli bey, gecesini Molla Osman’ın yanında geçirdi. Ertesi gün evine dönmek üzere vedalaştı. Ancak hicabından, Hazret-i Şeyhin huzuruna varamadığından kapısının eşiğini öptü ve Tillo’dan öylece ayrıldı…
Dördüncüsü:
Hazret-i Şeyh’in akrabalarından olan Abbas Efendi, bir gün onun gıybetini yapmış, kötü sözler sarfetmişti. Ama bu hakareti, ağzının eğilerek sol kulağına yapışmasıyla pahalı ödedi. Bu musibetten kurtulabilmenin tek yolu, varıp Hazret-i Şeyh’in ayağına kapanmak ve kendisinden özür dilemek olduğunu bilen Abbas Efendi ister istemez huzuruna geldi. Felce uğramış eğik ağzıyla anlaşılamayan bir takım laflar eti. Akrabasının bu acınacak halini gören şefkat ummanı Hazreti Şeyh ağlamaya başladı. Kendisine dua etti. Fatiha-i Şerifeyi okudu ve mübarek avucunu onun değişmiş suratına sürdü. Cenab-ı Mevla, Hazret-i Şeyhin yüzü hürmetine ağzını eski haline getirdi…
Bu durum karşısında çok mahcup kalan Abbas Efendi, Hazret-i Şeyh’in ayağına kapanarak af dilemeye başladı: “Aman Şeyhim… Beni affet, dün akşam, şanına layık olmayan bir sürü laf ettim. Gece uyuyunca da gaib’den gelen sert bir şamar ağzımı bu hale getirdi. Bundan böyle bu çirkin hareketleri tekrarlamayacağıma söz veriyorum, tevbe ediyorum…”
Hazret-i Şeyh hilm ile kendisine şu cevabı verdi:
- “Hakkımız varsa sana helal olsun. Mevlam seni hidayete erdirsin. Sakın sakın kimsenin gıybetini yapma. Çünkü bir mü’minin diğer mü’min kardeşinin ardından hoşlanmayacağı sözler etmesi, dinimizce haram kılınmıştır. Hele bizim gibi aciz kulların yüce sahibi, şüphesiz aziz-i zuntikamdır…”
Beşincisi:
Bir gün, Şeyh Hazretlerine hakaret ve itiraz etmek üzere, Tillo’ya yakın bir köyden hafızul Kur’an ve alim bir şahıs geldi. Şeyhin huzuruna varıp oturdu ve kendisine şu soruyu yöneltti:
- “Ya Şeyh… Sen niçin camiye gitmezsin?” Hilm deryası Şeyh Hazretleri ona şu karşılığı verdi:
- “Ya hafız… Bu odamı mescid niyyetiyle yaptırmışım,” hafız tekrar:
- “Niçin cemaatin sevabına talib olmazsın?” dedi. Hazret-i Şeyh yine rıfk ile şu cevabı verdi:
- “Günün beş vaktinde de evlad ve ahbapla namazımızı cemaatle kılarız.”
Tekrar:
- “Niçin ezan-ı Muhammediye icabet etmezsin?” dedi. Şeyh yine rıfk ile:
- “Şu küçük taş, mescidimin minaresidir. Ezan vakitlerinde üstüne çıkıp ezan okumamla Ezan-ı Muhammediye icabet ederim. Cuma namazını ise gider camide kılarım” cevabını verdi.
Sorularının ardını kesmek istemeyen hafız tekrar:
- “Niçin daha kalabalık olan cemaatin sevabını istemezsin?” diye sordu. Hazret-i Şeyh yine tebessüm ederek şu karşılığı verdi:
- “Kuyu hadisesinden sonra dışarı çıkınca huzurum kaçıyor. Bnun için mazurum. Umarım ki, Cenab-ı Hak beni o sevaptan da mahrum etmez ve inşaallah etmeyecek. zira Hazreti Resulullah (sav) Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmuş: “Mü’minin (güzel) niyyeti amelinden hayırlıdır.”
Mağrur hafız soracak sual kalmayınca haddini bilmeden aynı gün tekrar köyüne döndü. Ertesi gün uyanınca, Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere bütün ilmi kendisine unutturulmuştu. İkinci gün abdest almayı unuttu, üçüncü gün ise iki gözüyle görmez oldu. O günü binbir zahmetle geçiren mağrur hafız, ertesi gün Hazret-i Şeyh’in ziyaretine götürülmesini istedi ve üç köylüsüyle Tillo’ya geldi. Ol şefkatli sultan kendisini iki gözden kör olduğunu görünce bir türlü göz yaşlarına hakim olamadı. Ellerini kaldırarak yüce mevladan, bu zata şifa bahşetmesi için niyaz ve tazarruda bulundu. Duasını tamamladıktan sonra mübarek avucunu gözlerinin üzerinden geçirdi. Takdir-i ilahiyle o anda göz nuruna yeniden kavuşan Hafız Efendi, gayet mahcubane bir tavırla Şeyh Hazretlerinden af diledi. Şeyh Hazretleri ise şu karşılığı vererek onu teselli etti:
- “Sen hakkı söyledin, emri bilmaruf ettin…”
Hafız Efendi artık bu büyük velinin velayetini takdir edip tevbe etmişti. Geceyi Molla Osmanın odasında geçirdi. Sabahleyin uyandığında unutturulduğu bütün ilmine kavuştu. Bu sefer Tillo’dan, Allah’ın velilerine karşı derin bir sevgiyle ayrıldı.
Altıncısı:
Ünlü bir bey vardı ki Hazret-i Şeyhe büyük sevgi ve hürmeti vardı. Bir gün hizmetçisine bir kese gümüş verip Hazret-i Şeyh’e hediye olarak götürmesini istedi. Hizmetçi keseyi alarak Tillo’nun yolunu tuttu. Türlü türlü hayaller kurarak yoluna devam ederken, bir ara; yanına varacağı Hazret-i Fakirullah’ın gerçekten veli olup olmadığında tereddüde kapıldı. Hatta onu tecrübe etmeye bile karar verdi. Bu hevesle, kendisine götüreceği keseyi açtı, gümüş liralardan birini hafifçe işaretledi ve kendi kendine:
- “Şayet bu şeyh gerçekten veli ise şu işaretlemiş olduğum gümüş lirayı keseden alıp bana verecektir” dedi.
Tillo’ya varıp Hazret-i Şeyhin huzuruna çıktı elini öptü. Beyinin selam ve hürmetini bildirdi. Ve gönderdiği keseyi kendisine takdim etti. Biraz sonra da köyüne dönmek üzere Hazret-i Şeyhin elini öperek kendisiyle vedalaştı. İşte o esnada Hazret-i Şeyh elini keseye koydu, hizmetçinin işaretlemiş olduğu o gümüş lirayı aldı ve kendisine hediye etti…
Bu durum karşısında utancından yüzü kızaran hizmetçi, samimiyet ve ihlasla Hazret-i Şeyhin elini tekrar öptü ve ona beslediği su-i zandan tövbe ederek yanından ayrıldı…

Yedincisi:
Tillo’da medfun büyük veli Hazret-i Şeyh Hamzelkebir’in soyundan gelen bir kadının, Hazret-i Şeyh’e karşı hürmetsizliği ve su-i zannı vardı. erkek çocuğa sahip olmayan bu kadın bir gün rüyasında; Dedeleri, Şeyh Hamzelkebir ve oğlu Şeyh İbrahim El-Mücahid Hazretlerinin bir tarafa doğru yürümekte olduklarını gördü. Huzurlarına vararak kendilerine nereye gideceklerini sordu. Onlar da Şeyh İsmail Fakirullah Hazretlerinin ziyaretine gideceklerini, çünkü onun büyük bir veliyyullah, şeyhlerin sultanı, asrının Gavs-i azam’ı ve Allah katında şanı büyük bir veli olduğunu söyleyerek kendisinden, bir daha onun hakkında su-i zan yapmamasını istediler. Ayrıca vakit kaybetmeden huzuruna varıp tevbe etmesini, bir de erkek çocuğa sahip olması için ısrarla kendisinden dua istemesini tavsiye ettiler…
Büyük bir sevinçle uyanan kadın, Hazret-i Şeyh’in yanına varıp gördüğü rüyayı anlattı ve tövbe ederek müstecap duasını istirham etti. Hazret-i Şeyh de onu affetti ve kendisine bir erkek çocuk bahşetmesi için yüce mevlasından niyazda bulundu Cenab-ı Allah bu aziz kulunun duasını kabul etti ve bir müddet sonra gebe kalan kadının bir erkek çocuğu dünyaya geldi…
Sekizincisi:
Mevsim sonbahardı. Şeyh Hazretleri’nin bulgur yapacakları üçyüz kile (takriben 900 kilo) buğdayı kurutmak için damlara sermişlerdi. Gökyüzü aydınlık, mehtaplı bir cuma gecesiydi. Küçük İbrahim Hakkı, minareye çıkmış yatsı ezanını okuyacaktı. Bakar ki köyün doğusunu kapkara bir bulut sarmış, ahali damlara çıkmış, sermiş oldukları zahirelerini toplamakta acele etmektedirler. Ezanı okuyup aceleyle minareden indi ve bulgurları toplamak üzere ev halkının yardımına koştu. Ancak Şeyh Hazretlerinin cümle evlad ve hizmetçilerini caminin kapısında bulunca onlara:
- “Bakın yukarı mahallenin bütün sakinleri yağmur yağmadan, damlara serdikleri zahirelerini toplamakla meşguldür” dedi. Onlar ise şu karşılığı verdiler:
- “Biz de öyle yapmak istedik, ancak Şeyh Hazretleri bizi alıkoydu ve:
- “Bulguru da yağmuru da bir tarafa bırakıp camiye gidin ve mübarek cuma gecesini zikirle tazim ediniz…” dedi. Bunun üzerine hep birlikte camiye gidip avluda altın yıldızlarla süslenmiş gökkubbenin altında yatsı namazını eda ettiler. Namazdan sonra gökyüzüne bakan İbrahim Hakkı, yağmur yüklü kara bulutun ikiye bölündüğünü, Ay’ın Tillo’yu kıble tarafından aydınlattığını, ancak köyün çevresini saran kara bulutun ağır yükünü bırakmaya devam ettiğini gördü. Tillo’nun üzerinde zerre kadar bulut yokken çevresinde o kadar şiddetli yağmur yağmıştı ki, etraf köylerden seller gitmişti… Böylece Cenab-ı Allah bu köy halkına Ay aydınlığı ihsan edip o aziz kuluna büyük ikram ve ihsanda bulundu.
Dokuzuncusu:
Yaz günlerinde bir cuma gecesiydi. Derviş Osman Efendi mürakabeye dalmıştı… Henüz ondört yaşlarında olan İbrahim Hakkı ise uyumuştu. Rüyasında birden fazla atlı ve yaya askerin Tillo’ya geldiğini, atlarından inip harman yerine (İbrahim Hakkı İlkokulunun bulunduğu meydan) toplandıklarını görüyordu. Her biri iki adam boyunda olan bu yabancıların bir kısmı şeyh kıyafetinde, diğer kısmı ise alim kılığında idiler. Atlarını ve eşyalarını orada bırakıp Şeyh Hazretlerinin ziyaretine geldiler ve halvetinin kapısında saf saf dizildiler. İbrahim Hakkı bu büyük cemaati temaşa ederken kapının sağında bulunan saftan biri eğilip onu kucağına aldı, tebessümle öptü ve solunda durannı kucağına uzattı. Böylece sekizinci zata kadar kucaktan kucağa dolaştırıldı. O da kendisini şefkatle öptükten sonra eğilip halvetin kapısından baktı ve onu yere indirdi. İbrahim Hakkı kapıyı açık bulunca içeri girdi. İçerde Hazret-i Şeyhin huzurunda sekiz ihtiyar muhterem zat bulunuyordu. Daha önce kat’i surette kimseye ayağa kalkmayan Hazret-i Şeyh bu zatları ayakta karşılamış, cümlesiyle kucaklaşıp musafaha ediyordu. Gördüğü manzara karşısında hayretler içinde kalan İbrahim Hakkı, o esnada uyandı…
Rüyanın lezzeti adeta canına can katmıştı. Rüyasını karşısında murakabeye dalmış babası Osman Efendi’ye anlattı. Meğer bu hadise ol veliyyullaha bir vakıa olmuş, kendilerini görüyor ve sözlerini işitiyordu ki oğluna şunları tenbih etti:
- “Oğlum, her ne kadar bu rüya sana göre gayb’tır lakin şu anda bir şey konuşma. Çünkü ruhaniler karşısında ayıp olacak.” Bu esrarengiz olay sabaha kadar devam etti. Ertesi gün cuma namazını kıldıktan bir saat sonra İbrahim Hakkı halvetin kapısının önünde dururken Siirt yönünde kır atlı ak sakallı bir zatın geldiğini gördü. Yanına varınca atından inip İbrahim Hakkının elini öptü. İbrahim Hakkı onu tanımıyordu. Seyyid Hamza isminde olan bu zat ise, onu tanımıştı. Seyyid Hamza Şeyh Hazretlerinin halvetine gitmeden önce getirdiği hediyesiyle İbrahim Hakkı’yı şeyhin halvetine göndererek ziyaret izni istedi. İbrahim Hakkı izin alıp geri döndü ve birlikte Hazreti Şeyh’in huzuruna girdiler. Hz. Fakirullah Seyyit Hamza’nın selamını alıp iltifat etti. Kendisine ilk sözü şu oldu:
- “Ya Seyyid Hamza… Bu Cuma gecesi bize çok misafir gelmişti…” Onun bu hitabına hayret eden Seyyid bir müddet şevk ve vecdle ağlayıp durdu. Daha sonra da seccadesini öpüp İbrahim Hakkıyla birlikte Molla Osman Efendi’nin odasına döndü. Gördüklerini Molla Osman Efendiye anlatmaya başladı:
- “Ben Siirt eşrafından Seyyid Hamzayım. Bu yaşıma kadar Tillo’yu görmemiş ve Şeyh Hazretleri’nin ziyaret devletine erememiştim. Ta ki bu gece rüyamda şunları gördüm: Beşyüze varan yüzü nurlu, atlı ve beşyüzden ziyade uzun boylu yaya evliya askerine Siirt vilayeti önlerinde karışıp bu devletlinin ziyaretine geldim. Tillo’yu ve yolunu rüyada görmekle tanıdım bildim. Vaktaki bu evliya askerler harman yerine vardılar, cümlesi bu azizin halvetine girip kendisini ziyaret ettiler. Bana dahi piyadelerle ziyaret sırası geldi. Ayrıca halvetin sağında saf duran ve velilerin kucağında işte şu çocuğu da (İbrahim Hakkı) gördüm ki onu birbirine alıp veriyor ve öpüyorlar. Kucaklarından indirdikten sonra Şeyh’in halvetine girdiler. Ben de o esnada kapıda dururken gönlüm iman lezzetiyle dolmuş bir halde uyandım…
… Cuma namazını kılıp atıma atladım, gece rüyada katettiğim yolla doğruca Tillo’ya vardım. Yolu hiç kimseye sormadan buraya geldim ve sizleri bilip tanıdım. Gördüğüm rüyayı Hazret-i Şeyh’e anlatmak ve ona bugünden itibaren mürid olmak üzere ziyaretine geldim. Ancak o aziz, ben konuşmadan evvel şunları söyledi: ‘Ya Seyyid Hamza… Bu cuma gecesi bize çok misafir gelmişti’… sübhanallah, bu zat ismimi ve namımı nerden biliyor, gördüğüm rüya nasıl olur da kendisine ayan-hakikat olur?…
Seyyid Hamza’nın bu kadar hayret edişine karşı Molla Osman Efendi şu cevabı verdi:
- “Gördüğün rüyanın aynısını da benim şu küçük oğlum görmüş. Fakat avam tabakanın gördüğü rüyalara havass-i evliya müşahede ile ermiştir. Hak Teâlâ her kuluna mertebesine göre nimetler vermiştir…”
Onuncusu:
Yaz günlerinin birinde Şeyh Ali Efendi isminde ihtiyar bir Suhranlı, elli iki müridi ile Beytullahın ziyaretinden dönerken Tillo’ya varıp Hazret-i Şeyh’in ziyaretine geldi. Kuşluk vakti huzuruna vardı. Selam vermeden el öpmeden ve hatta müsufaha bile yapmadan sessiz sedasız başını önüne eğip edep üzere öğleye dek Hazret-i Şeyh’in huzurunda oturup durdu. Öğle namazını da birlikte eda ettikten sonra yine selam vermeden ve vedalaşmadan o azizin yanından ayrılarak Molla Osman Efendi’nin odasına geldi. Gene selam ve kelam etmeden başını murakabe alemine doğru önüne eğerek bağdaş kurdu ve ikindi vaktine dek Molla Osman Efendi’nin karşısında kendisiyle mürakabe kıldı. Molla Osman Efendi bu Pir’e tazim ve saygı göstererek itina ile hizmetinde bulundu iftar vakti, ihtiyar olmasına rağmen orucunu, her yemekten birer kaşık alarak bozdu. Geceyi de sessiz sedasız Molla Osman ile birlikte hücresinin damında mehtap aydınlığında sabaha kadar tenhaca, mürakabe okyanusuna dalarak ihya ettiler. Sabahleyin varıp tekrar Hazret-i Şeyhin huzuruna girdi. Yine sessiz sedasız bir lahza oturdu ve ayrılmak üzere ayağa kalktı. Hazret-i Şeyh de bu aziz misafirini ikram ederek ayağa kalktı ve ayak üstü kendisine bir süre dua etti. Hazret-i Şeyh’in duasından sonra Şeyh Ali Efendi onun mübarek elini öptü ve bir şey konuşmadan halvetten dışarı çıktı.
Hazret-i Şeyh’in kendisine ayağa kalktığını gören müridler, ikram ve saygı ile elini öperek atına bindirdiler ve büyük bir ihtiramla harman meydanına kadar uğurladılar. Misafir Şeyh kendisini uğurlamaya gelenlerle at üstünde vedalaştı ve müridleriyle birlikte ayrıldı. Oradan dönen küçük İbrahim Hakkı pederi Molla Osman Efendinin yanına sokularak sordu:
–“Babacığım, bu ne şekil misafirdi? Gelen bütün misafirlerden daha ziyade izzet ve hürmet buldu.” Babası ise şu karşılığı verdi:
- “Bu misafir sair misafirlere kıyas olunmaz. O kâmildir. Havas olan evliyalardan olup bir gönül sahibidir. Hatta bizim Hassûl Has Efendimizin (Hazret-i Fakirullah’ın) haline ve şanına yakın ve kâbildir. Zira buyurdu ki:
- “Ben çok uzun zamandan beri seyahat ederek dünyanın bir çok yerini gezdim. Ve hatta dünyanın dörtte birini teşkil eden şehir, kasaba ve köyleri gezip görmüşümdür. Elli yıldan beri, şu zamandaki bütün evliya-i kiramın ziyaretine erdim. Zahirde malum olmayan velileri meclis-i mânâda görmüştüm. Ancak bu azizi, (Şeyh İsmail Fakirullah Hazretlerini) cümlesinden Allah’a daha yakın ve şanı büyük bir Gavs-i azam bildim. Vücud-i Şerifi Hak aşkının ateşiyle yanmış buldum. Onun Halvetine girip didariyle müşerref olduktan ve gönlünü gözümle ayanen açıkça gördükten sonra seyahatim tamam olup muradımı aldım…” bunları dinleyen İbrahim Hakkı, babasına:
- “Peki hiç konuşmayan misafir, bu hikmetli sözleri ne zaman söyledi?” diye sordu. Babası ise şu karşılığı verdi:
- “Bizler işrâk-i külub (gönüllerin yansıması) ile konuştuk. Hatta bu sözlerden ziyade bir çok hikmetlerle uzun uzun sohbet ettik.”
Onbirincisi:
Hazret-i Şeyh’in Tillo’dan üç saat uzaklıkta bir vadide bulunan köyün ehlinden bir müridi vardı. Bağında, sair üzümlerden yirmi gün önce yetişen bir tür üzüm bulunurdu. Mürid, her yıl bu üzümden bir sepet doldurur, sırtına alır ve önce Şeyh Hazretlerine getirirdi. O yıl, adetinden bir hafta sonra geldi. Gecikme sebebini Hazret-i Şeyh’e anlatarak özür diledi.
- “Şeyhim… Beni maruz görün. Çünkü adetim üzere yine daha önce yetişen üzümden siz efendimize getirirken, vadide karşılaştığım bir başka köyün çobanı olan bir dostum, ısrarla beni suyun kenarına oturtup şöyle dedi:
- “Gel şu su kenarında seninle bir saat sohbet edelim. Valideyninin hayrına iki salkım üzüm de ver yiyelim.” ısrarına karşı bir çok mazeret gösterdiğim halde onunla başedemedim. Üzümleri yiyip sepeti yarıya indirdikten sonra da bana nükteli nükteli şu tahkir edici sözleri söyledi:
- “Allah sana mal vermiş fakat akıl vermemiştir. Zavallı çocuklarını mahrum bırakıp kendi malını müstahak olmayanlara bu kadar zahmet çekmekle götürüp vermen akıl kârı mıdır? Şeyh olmak mı, yoksa üzüm bulamamak mı zor? Benim gözüm, sözümü tutup kalan şu üzümü de bu fakir çobana ver ki, sevabı valideyninin canına değsin.” Kalan üzümü de benden aldı. Boş sepetimi alarak köye geri döndüm. Yolumdaki yokuşun yarısına varmıştım ki, dereden “aman… aman…” diye imdat sesi geldiğini duydum. Geriye bakınca bir de ne göreyim? Köpeği, çobanı altına almış, dişlerini boğazına dayamıştı. Hemen koştum ve onu zor bela azgın köpeğin pençesinden kurtardım… Çoban belasını köpeğinden bulmuştu. Köyüne haber verdim gelip onu götürdüler. Ben de birlikte gittim. Bir hafta süreyle verdiğimiz bazı ilaçlarla iyileştikten sonra tekrar köyüme döndüm ve yeniden sepetimi doldurarak ziyaretinize geldim. İşte Şeyhim… Özrüm buydu, kabul ediniz…”
Hazret-i Şeyh de özürü kabul ederek kendisine şu duada bulundu:
- “Bizim hizmetimiz için Allah sana çok azim sevap ve hayır ihsan etsin.
Allah, rızasına uygun olanın yardımcısıdır.”
Kaynak: Tillo Evliyaları ( NUREDDİN SANCAR )


Allah teala bize ismail fakirullah hazretlerinin himmetini nasip eylesin.bu büyük zatların dualarıyla Allah teala nın razı olduğu kullardan olalım inşallah.şu anki miyetim tez zaman da tillo ya gidip hazretten himmet istemek.rabbim bu niyetimi benden almasın inşallah.esselamün aleyküm ve rahmetullahu ve berekatuhu.