Sponsor Olmak İstiyorum!

İsmail Fakirullah Hazretlerinin Kerametleri

Ağu 23, 2010 3 Yorum by

Ev­li­ya­la­rın ke­ra­met­le­ri hak­tır. Bu ha­ki­ka­te inan­mak ge­re­kir. Zi­ra ve­li­le­rin ke­ra­me­ti Kur’an-ı Ke­rim, sün­net ve ic­ma ile sa­bit­tir…

Ke­ra­met: Al­lah’ın sa­lih kul­la­rı ve­li­le­re ih­san et­ti­ği ka­bi­li­yet­le ken­di­le­rin­den zu­hur eden ola­ğa­nüs­tü hal­ler­dir… Haz­ret-i Os­man (ra) şöy­le bu­yur­mak­ta­dır.

“Ce­nab-ı Al­lah; yü­ce ka­tın­da yük­sek bir ma­ka­ma na­il olan ze­va­ta, ba­zan bü­tün za­hi­ri per­de­le­ri kal­dı­rır ve her şe­yi ol­du­ğu gi­bi gös­te­rir. Bun­lar ba­zan ha­ri­ku­la­de şey­ler de ya­par­lar…”

Bu ola­ğa­nüs­tü hal­ler, pey­gam­ber­ler­de mu­ci­ze ve­li­ler­de ise ke­ra­met is­mi­ni alır. Kur’an-ı Ke­rim’de ve­la­yet ile ke­ra­me­tin hak ol­du­ğu­na da­ir de­lil­ler­den ba­zı­la­rı şun­lar­dır:

1- Haz­ret-i Sü­ley­man’ın sa­lih ve­zi­ri Âsaf, “Ben onu (Bel­kıs’ın tah­tı­nı) göz­le­ri­ni açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar ge­ti­re­ce­ğim” de­me­si ve bir an­da tah­tı ge­tir­me­si…

2- Haz­ret-i Mer­yem hak­kın­da na­zil olan şu ayet­ler: “Ze­ke­riy­ya ne va­kit Mih­rab’a (oda­sı­na) gir­se Mer­yem’in ya­nın­da bir yi­ye­cek bu­lur­du. Ona: Ey Mer­yem bu yi­ye­cek sa­na ne­re­den ge­li­yor? de­di. Mer­yem: Al­lah’ın ka­tın­dan” de­di.

3- Ay­rı­ca As­hab-ı Kehf’in üç yüz yıl bo­yun­ca vü­cud­la­rı sağ­lam ola­rak Kehf’te uyu­ma­la­rı… Haz­ret-i Ömer’in Me­di­ne’de min­ber­de hut­be okur­ken “Ya Sâ­ri­ye… Da­ğa çık” di­ye­rek sa­va­şa gön­der­di­ği ko­mu­ta­nı­na ki­lo­met­re­ler­ce me­sa­fe­den ses­le­nip işit­tir­me­si… Ay­rı­ca sa­hih bir ha­dis­te, ma­ğa­ra­da ka­pa­lı ka­lan ve yap­tık­la­rı dua ile kur­tu­lan üç ar­ka­da­şın du­rum­la­rı gi­bi bir çok ib­ret ve­ri­ci olay, ke­ra­me­tin hak ol­du­ğu­na bi­rer de­lil­dir…

Bü­yük Ve­li Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah’tan zu­hur eden sa­yı­sız ke­ra­met­ler­den bir­ka­çı­nı da te­ber­rü­ken bu­ra­da zik­re­de­ce­ğiz…

Bi­rin­ci­si:

“He­nüz do­kuz ya­şın­day­ken am­ca­sı Mol­la Ali ile Til­lo’ya ge­len İb­ra­him Hak­kı Haz­ret­le­ri bir ge­ce rü­ya­sın­da şun­la­rı gör­müş­tü; Gök­yü­zü­nü dol­du­ran ser­çe­ler her­ke­se sal­dı­rı­yor­du. Ba­ba­sı Der­viş Os­man Efen­di oğ­lu­na sal­dı­ran­la­rı var­gü­cüy­le de­fet­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Fa­kat on­lar­dan bi­ri fır­sat bu­la­rak kü­çük İb­ra­him Hak­kı’nın kol­tu­ğu­nun al­tı­na so­ku­lu­ver­di. Kor­ku ve he­ye­can ile uya­nan İb­ra­him Hak­kı, gör­dü­ğü kor­ku­lu rü­ya­yı pe­de­ri­ne an­lat­tı ve ken­di­si­ne, kol­tu­ğu­nun al­tın­da be­li­ren iz­le­ri gös­ter­di. Oğ­lu­nun Ve­ba has­ta­lı­ğı­na ya­ka­lan­dı­ğı­nı gö­ren Mol­la Os­man Efen­di çok üzül­dü. Git­gi­de şid­det­le­nen bu has­ta­lık, İb­ra­him Hak­kı’yı hal­den dü­şür­dü. Beş gün hal­siz ve bit­kin ola­rak ya­ta­ğa mah­kum et­ti. Has­ta­lı­ğı­nın al­tın­cı gü­nün­de göz­le­ri­ni açan İb­ra­him Hak­kı, ba­şu­cun­da, ba­ba­sı­nın ağ­la­mak­ta, Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah’ın ise otur­muş dua et­mek­te ol­du­ğu­nu gör­dü, du­ası­nı ta­mam­la­yan Şeyh Haz­ret­le­ri, Mol­la Os­man Efen­di­ye dö­ne­rek gü­lüm­se­di ve:

- “İb­ra­him’in ece­li gel­miş­ti. An­cak Ce­nab-ı Mev­la onu ye­ni­den can­lan­dır­dı” di­ye ken­di­si­ni müj­de­le­di… Haz­ret-i Şey­hin him­me­tiy­le ve­ba has­ta­lı­ğın­dan kur­tu­lan İb­ra­him Hak­kı Haz­ret­le­ri, Ma­ri­fet­na­me­sin­de bu ha­ki­mâ­ne ke­ra­me­ti an­la­tır­ken şöy­le di­yor:

“İş­te o an­dan iti­ba­ren ca­nım ha­yar, cis­mim şi­fa ve kal­bim se­fa bul­du…” ve şey­hi­ne hi­ta­ben:

“Umr-i me­zi­dim­sin” di­ye­rek ha­ya­tı­nın Ce­nab-ı Al­lah ta­ra­fın­dan ba­ğış­lan­ma­sı­na şey­hi­nin ve­si­le ol­du­ğu­nu bil­has­sa ifa­de edi­yor…

NA­ZIM

dscn1253

Sen ayn-u eyâ­nım­sın,
Vâ­rım da sen (sen­sin) ey rû­hi…
Bel rûh-i re­va­nım­sın,
Yâ­rim de sen ey rû­hi…
Sen baht-i sâ­idim­sin,
Hem va’du-u va­îdim­sin,
Bel (hat­ta) umr-i me­zî­dim­sin,
Kâ­rım da sen ey rû­hi…
Sen câ­nu ci­hâ­nım­sın,
Hem emn-u emâ­nım­sın,
Bel genc-i ni­ha­nım­sın,
Dâ­rim’de sen ey rû­hi…
Sen râ­hat-i rû­hum­sun,

Hem feth-u fu­tû­hum­sun,
Bel câ­mi sa­bû­hum­sun,
Gâ­rım da sen ey rû­hi….
Sen Kard-u Be­râ­tım­sın,
Hem âb-i ha­yâ­tım­sın…
Bel ayn-i ne­câ­tım­sın,
Bâ­rım’da sen ey rû­hi…
Sen zevk-u hu­dû­rum­sun,
Hem hüzn-u sü­rû­rum­sun,
Bel göz­de­ki nu­rum­sun,
Nâ­rım da sen ey rû­hi…
Hak­ki de­di der­vi­şim,
Fer­yâd! ki dil riy­şim,
İm­dât! ki bi hiy­şim

Câ­rim de sen ey rû­hi.

İkin­ci­si:

Bir son­ba­har mev­si­miy­di. O gü­nün

ida­re­si­ne kar­şı ita­at­siz­lik ya­pan Şir­van bey­le­ri­nin (Kor­mas) de­ni­len kü­çük ka­le­si, Van’dan bin ne­fer as­ker­le ge­len pa­şa ta­ra­fın­dan ku­şa­tıl­mış­tı. Pa­şa ka­le­yi top ate­şi­ne tut­mak niy­ye­tin­de idi. Bu­nu öğ­re­nen Şir­van Be­yi, Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah’a ha­ber gön­de­re­rek pa­şa­ya ma­ni ol­ma­sı için is­tir­ham­da bu­lun­du. Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah pa­şa­ya bir mek­tup gön­de­re­rek ma­sum hal­ka mer­ha­met gös­ter­me­si­ni, bağ ve bah­çe­le­ri­ni yağ­ma­la­ma­ma­sı­nı, be­yin ce­za­sı var­sa baş­ka bir va­ki­te er­te­le­me­si­ni is­te­di.

Pa­şa, Şeyh’in tav­si­ye­si­ne al­dır­ma­ya­rak:

- “Ben sul­ta­nın em­riy­le gel­mi­şim, ka­le­yi yok et­me­li­yim” de­di ve top­çu­la­rı­na ateş em­ri ver­di.

Ne var ki ağır top, ka­le­yi dö­ve­rek ge­ri tep­ti ve par­ça­lan­dı. Bir par­ça­sı da pa­şa­nın atı­na isa­bet ede­rek öl­dür­dü. Ar­dın­dan da, bü­yük ve­li­si için gay­re­te ge­len Ce­nab-ı Al­lah, iki sa­at bo­yun­ca pa­şa ve as­ker­le­ri üze­ri­ne iri ta­ne­li do­lu yağ­dır­dı. Do­lu­nun sert şa­ma­rın­dan ka­çı­şan at­la­rı­nı ya­ka­la­mak der­diy­le da­ğı­lan as­ker­le­rin ça­dır­la­rı­nı da, bir an­da ka­ba­rıp bü­yü­yen sel­ler alıp gö­tür­dü…

Bu fe­ci tab­lo­yu gö­ren pa­şa­nın ak­lı geç ba­şı­na gel­miş­ti. As­ker­le­ri­ni ora­da bı­ra­ka­rak bir ata at­la­dı ve se­kiz pi­ya­de eş­li­ğin­de Til­lo’nun yo­lu­na ko­yul­du. Ak­şam üze­ri Til­lo’ya va­ran pa­şa, özür di­le­mek üze­re Şeyh Haz­ret­le­ri­nin hu­zu­ru­na gir­di. Bir müd­det ayak üs­tü du­ra­rak Şey­hin il­ti­fa­tı­nı bek­le­di. An­cak, yü­ce ve­liy­yul­lah, kan-ter için­de ka­lan pa­şa­ya yüz ver­me­di sa­de­ce “Ey za­lim, Ce­nab-ı Al­lah’tan kor­mu­yor mu­sun?” di­ye hi­tap et­ti. Onun ha­li­ne acı­yan mol­la Os­man Efen­di el işa­re­tiy­le dı­şa­rı çık­ma­sı­nı söy­le­di.

Şeyh’in hey­be­ti kar­şı­sın­da, ezil­mek­ten kur­tul­mak is­te­yen pa­şa Mol­la Os­man’ın işa­re­ti üze­ri­ne he­men oda­dan dı­şa­rı çık­tı. Ra­hat bir ne­fes alıp te­ri­ni sil­di. Ba­şın­dan ge­çen­le­ri ora­da ha­zır bu­lu­nan ce­ma­ate bir­bir an­lat­tı. Bü­yük mür­şi­din hak­kın­da ise şun­la­rı iti­raf et­ti:

- “Çok hey­bet­li sul­tan­la­rın hu­zu­run­da bu­lun­dum. An­cak bu Ve­li­yul­lah ka­dar me­hâ­bet­li bi­riy­le kar­şı­laş­ma­mış­tım…”

Pa­şa, ge­ce­yi Til­lo’da ge­çir­di, er­te­si gü­nün sa­ba­hı yap­tık­la­rı­na bin piş­man, as­ker­le­ri­nin ya­nı­na dön­dü…

Üçün­cü­sü:

Bir gün, de­lir­miş bir bey, otu­za va­ran bir grup hiz­met­çi­siy­le Haz­ret-i Şey­hin zi­ya­re­ti­ne ge­ti­ril­di. Bey, izin al­mak­sı­zın, per­va­sız­ca Haz­ret-i Şeyh’in oda­sı­na gir­di ve ona şöy­le hi­tab et­ti:

- “Gü­zel ca­nım… Se­ni na­sıl bu­la­bi­le­ce­ği­mi me­rak edi­yor­dum. Oy­sa ki bu­ra­da­sın. Ar­tık ne du­ru­yo­rum? Al­lah’ı se­vi­yor­san kalk en­da­mı­nı gö­re­yim de sa­na şu ca­nı­mı fe­da ede­yim.”

Haz­ret-i Şeyh Al­lah’ın ism-i şe­ri­fi­ni işi­tir işit­mez aya­ğa kalk­tı, de­li bey de ayak­la­rı­na ka­pa­nıp ba­yıl­dı. Haz­ret-i Şeyh hiz­met­çi­le­ri­ne be­yi mi­sa­fir oda­sı­na gö­tü­rüp ora­da ya­tır­ma­la­rı­nı, üze­ri­ne de al­tı yor­gan ört­me­le­ri­ni söy­le­di. Hiz­met­çi­ler şey­hin em­ri üze­ri­ne be­yi mi­sa­fir oda­sı­na ala­rak ya­tır­dı, üze­ri­ne de al­tı yor­gan ört­tü. Alt­mış gün­den be­ri uyu­ya­ma­yan de­li bey, al­tı yor­gan al­tın­da tam al­tı sa­at uyu­ya kal­dı. Uya­na­ca­ğı vak­tin gel­di­ği­ni fark eden Haz­ret-i Şeyh’in bir mik­tar ku­ru üzü­mün üze­ri­ne oku­yup üfür­dü­ğü­nü gör­dü. Haz­ret-i Şeyh oku­ma­sı­nı ta­mam­la­yın­ca İb­ra­him Hak­kı’ya dö­ne­rek, de­li be­yin ya­nı­na git­me­si­ni, uya­nın­ca da ne­yi is­te­ye­cek­se ge­lip ona gö­tür­me­si­ni ten­bih et­ti. İb­ra­him Hak­kı, oda­ya gi­rer gir­mez be­yin uyan­ma­sıy­la kar­şı­laş­tı. Ken­di­si­ne:

- “Şey­hin ya­nın­da­ki ku­ru üzüm­le­ri is­ti­yo­rum” di­ye hi­tap eden be­yin söz­le­ri­ne hay­ret eden İb­r

a­him Hak­kı şey­hin ya­nı­na ge­ri dön­dü, be­yin ku­ru üzüm is­te­di­ği­ni söy­le­di ve üzüm do­lu ta­ba­ğı alıp ona ge­tir­di. Bey ta­ba­ğı İb­ra­him Hak­kı’dan kap­tı­ğı gi­bi üzüm­le­ri avuç avuç ağ­zı­na dol­du­rup ye­me­ye baş­la­dı.

Ar­tık de­li bey iyi­liş­miş­ti. Alt­mış gün­den be­ri bir farz na­maz kıl­ma­dı­ğı hal­de, ab­dest al­dı ve o gün­kü öğ­le na­ma­zı­nı kıl­dı. Haz­ret-i Şey­hin mü­ba­rek ne­fe­siy­le iyi­le­şen de­li bey, ge­ce­si­ni Mol­la Os­man’ın ya­nın­da ge­çir­di. Er­te­si gün evi­ne dön­mek üze­re ve­da­laş­tı. An­cak hi­ca­bın­dan, Haz­ret-i Şey­hin hu­zu­ru­na va­ra­ma­dı­ğın­dan ka­pı­sı­nın eşi­ği­ni öp­tü ve Til­lo’dan öy­le­ce ay­rıl­dı…

Dör­dün­cü­sü:

Haz­ret-i Şeyh’in ak­ra­ba­la­rın­dan olan Ab­bas Efen­di, bir gün onun gıy­be­ti­ni yap­mış, kö­tü söz­ler sar­fet­miş­ti. Ama bu ha­ka­re­ti, ağ­zı­nın eği­le­rek sol ku­la­ğı­na ya­pış­ma­sıy­la pa­ha­lı öde­di. Bu mu­si­bet­ten kur­tu­la­bil­me­nin tek yo­lu, va­rıp Haz­ret-i Şeyh’in aya­ğı­na ka­pan­mak ve ken­di­sin­den özür di­le­mek ol­du­ğu­nu bi­len Ab­bas Efen­di is­ter is­te­mez hu­zu­ru­na gel­di. Fel­ce uğ­ra­mış eğik ağ­zıy­la an­la­şı­la­ma­yan bir ta­kım laf­lar eti. Ak­ra­ba­sı­nın bu acı­na­cak ha­li­ni gö­ren şef­kat um­ma­nı Haz­re­ti Şeyh ağ­la­ma­ya baş­la­dı. Ken­di­si­ne dua et­ti. Fa­ti­ha-i Şe­ri­fe­yi oku­du ve mü­ba­rek avu­cu­nu onun de­ğiş­miş su­ra­tı­na sür­dü. Ce­nab-ı Mev­la, Haz­ret-i Şey­hin yü­zü hür­me­ti­ne ağ­zı­nı es­ki ha­li­ne ge­tir­di…

Bu du­rum kar­şı­sın­da çok mah­cup ka­lan Ab­bas Efen­di, Haz­ret-i Şeyh’in aya­ğı­na ka­pa­na­rak af di­le­me­ye baş­la­dı: “Aman Şey­him… Be­ni af­fet, dün ak­şam, şa­nı­na la­yık ol­ma­yan bir sü­rü laf et­tim. Ge­ce uyu­yun­ca da ga­ib’den ge­len sert bir şa­mar ağ­zı­mı bu ha­le ge­tir­di. Bun­dan böy­le bu çir­kin ha­re­ket­le­ri tek­rar­la­ma­ya­ca­ğı­ma söz ve­ri­yo­rum, tev­be edi­yo­rum…”

Haz­ret-i Şeyh hilm ile ken­di­si­ne şu ce­va­bı ver­di:

- “Hak­kı­mız var­sa sa­na he­lal ol­sun. Mev­lam se­ni hi­da­ye­te er­dir­sin. Sa­kın sa­kın kim­se­nin gıy­be­ti­ni yap­ma. Çün­kü bir mü’mi­nin di­ğer mü’min kar­de­şi­nin ar­dın­dan hoş­lan­ma­ya­ca­ğı söz­ler et­me­si, di­ni­miz­ce ha­ram kı­lın­mış­tır. He­le bi­zim gi­bi aciz kul­la­rın yü­ce sa­hi­bi, şüp­he­siz aziz-i zun­ti­kam­dır…”

Be­şin­ci­si:

Bir gün, Şeyh Haz­ret­le­ri­ne ha­ka­ret ve iti­raz et­mek üze­re, Til­lo’ya ya­kın bir köy­den ha­fı­zul Kur’an ve alim bir şa­hıs gel­di. Şey­hin hu­zu­ru­na va­rıp otur­du ve ken­di­si­ne şu so­ru­yu yö­nelt­ti:

- “Ya Şeyh… Sen ni­çin ca­mi­ye git­mez­sin?” Hilm der­ya­sı Şeyh Haz­ret­le­ri ona şu kar­şı­lı­ğı ver­di:

- “Ya ha­fız… Bu oda­mı mes­cid niy­ye­tiy­le yap­tır­mı­şım,” ha­fız tek­rar:

- “Ni­çin ce­ma­atin se­va­bı­na ta­lib ol­maz­sın?” de­di. Haz­ret-i Şeyh yi­ne rıfk ile şu ce­va­bı ver­di:

- “Gü­nün beş vak­tin­de de ev­lad ve ah­bap­la na­ma­zı­mı­zı ce­ma­at­le kı­la­rız.”

Tek­rar:

- “Ni­çin ezan-ı Mu­ham­me­di­ye ica­bet et­mez­sin?” de­di. Şeyh yi­ne rıfk ile:

- “Şu kü­çük taş, mes­ci­di­min mi­na­re­si­dir. Ezan va­kit­le­rin­de üs­tü­ne çı­kıp ezan oku­mam­la Ezan-ı Mu­ham­me­di­ye ica­bet ede­rim. Cu­ma na­ma­zı­nı ise gi­der ca­mi­de kı­la­rım” ce­va­bı­nı ver­di.

So­ru­la­rı­nın ar­dı­nı kes­mek is­te­me­yen ha­fız tek­rar:

- “Ni­çin da­ha ka­la­ba­lık olan ce­ma­atin se­va­bı­nı is­te­mez­sin?” di­ye sor­du. Haz­ret-i Şeyh yi­ne te­bes­süm ede­rek şu kar­şı­lı­ğı ver­di:

- “Ku­yu ha­di­se­sin­den son­ra dı­şa­rı çı­kın­ca hu­zu­rum ka­çı­yor. Bnun için ma­zu­rum. Uma­rım ki, Ce­nab-ı Hak be­ni o se­vap­tan da mah­rum et­mez ve in­şa­al­lah et­me­ye­cek. zi­ra Haz­re­ti Re­su­lul­lah (sav) Efen­di­miz bir Ha­dis-i Şe­ri­fin­de şöy­le bu­yur­muş: “Mü’mi­nin (gü­zel) niy­ye­ti ame­lin­den ha­yır­lı­dır.”

Mağ­rur ha­fız so­ra­cak su­al kal­ma­yın­ca had­di­ni bil­me­den ay­nı gün tek­rar kö­yü­ne dön­dü. Er­te­si gün uya­nın­ca, Kur’an-ı Ke­rim baş­ta ol­mak üze­re bü­tün il­mi ken­di­si­ne unut­tu­rul­muş­tu. İkin­ci gün ab­dest al­ma­yı unut­tu, üçün­cü gün ise iki gö­züy­le gör­mez ol­du. O gü­nü bin­bir zah­met­le ge­çi­ren mağ­rur ha­fız, er­te­si gün Haz­ret-i Şeyh’in zi­ya­re­ti­ne gö­tü­rül­me­si­ni is­te­di ve üç köy­lü­süy­le Til­lo’ya gel­di. Ol şef­kat­li sul­tan ken­di­si­ni iki göz­den kör ol­du­ğu­nu gö­rün­ce bir tür­lü göz yaş­la­rı­na ha­kim ola­ma­dı. El­le­ri­ni kal­dı­ra­rak yü­ce mev­la­dan, bu za­ta şi­fa bah­şet­me­si için ni­yaz ve ta­zar­ru­da bu­lun­du. Du­ası­nı ta­mam­la­dık­tan son­ra mü­ba­rek avu­cu­nu göz­le­ri­nin üze­rin­den ge­çir­di. Tak­dir-i ila­hiy­le o an­da göz nu­ru­na ye­ni­den ka­vu­şan Ha­fız Efen­di, ga­yet mah­cu­ba­ne bir ta­vır­la Şeyh Haz­ret­le­rin­den af di­le­di. Şeyh Haz­ret­le­ri ise şu kar­şı­lı­ğı ve­re­rek onu te­sel­li et­ti:

- “Sen hak­kı söy­le­din, em­ri bil­ma­ruf et­tin…”

Ha­fız Efen­di ar­tık bu bü­yük ve­li­nin ve­la­ye­ti­ni tak­dir edip tev­be et­miş­ti. Ge­ce­yi Mol­la Os­ma­nın oda­sın­da ge­çir­di. Sa­bah­le­yin uyan­dı­ğın­da unut­tu­rul­du­ğu bü­tün il­mi­ne ka­vuş­tu. Bu se­fer Til­lo’dan, Al­lah’ın ve­li­le­ri­ne kar­şı de­rin bir sev­giy­le ay­rıl­dı.

Al­tın­cı­sı:

Ün­lü bir bey var­dı ki Haz­ret-i Şey­he bü­yük sev­gi ve hür­me­ti var­dı. Bir gün hiz­met­çi­si­ne bir ke­se gü­müş ve­rip Haz­ret-i Şeyh’e he­di­ye ola­rak gö­tür­me­si­ni is­te­di. Hiz­met­çi ke­se­yi ala­rak Til­lo’nun yo­lu­nu tut­tu. Tür­lü tür­lü ha­yal­ler ku­ra­rak yo­lu­na de­vam eder­ken, bir ara; ya­nı­na va­ra­ca­ğı Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah’ın ger­çek­ten ve­li olup ol­ma­dı­ğın­da te­red­dü­de ka­pıl­dı. Hat­ta onu tec­rü­be et­me­ye bi­le ka­rar ver­di. Bu he­ves­le, ken­di­si­ne gö­tü­re­ce­ği ke­se­yi aç­tı, gü­müş li­ra­lar­dan bi­ri­ni ha­fif­çe işa­ret­le­di ve ken­di ken­di­ne:

- “Şa­yet bu şeyh ger­çek­ten ve­li ise şu işa­ret­le­miş ol­du­ğum gü­müş li­ra­yı ke­se­den alıp ba­na ve­re­cek­tir” de­di.

Til­lo’ya va­rıp Haz­ret-i Şey­hin hu­zu­ru­na çık­tı eli­ni öp­tü. Be­yi­nin se­lam ve hür­me­ti­ni bil­dir­di. Ve gön­der­di­ği ke­se­yi ken­di­si­ne tak­dim et­ti. Bi­raz son­ra da kö­yü­ne dön­mek üze­re Haz­ret-i Şey­hin eli­ni öpe­rek ken­di­siy­le ve­da­laş­tı. İş­te o es­na­da Haz­ret-i Şeyh eli­ni ke­se­ye koy­du, hiz­met­çi­nin işa­ret­le­miş ol­du­ğu o gü­müş li­ra­yı al­dı ve ken­di­si­ne he­di­ye et­ti…

Bu du­rum kar­şı­sın­da utan­cın­dan yü­zü kı­za­ran hiz­met­çi, sa­mi­mi­yet ve ih­las­la Haz­ret-i Şey­hin eli­ni tek­rar öp­tü ve ona bes­le­di­ği su-i zan­dan töv­be ede­rek ya­nın­dan ay­rıl­dı…


Ye­din­ci­si:

Til­lo’da med­fun bü­yük ve­li Haz­ret-i Şeyh Ham­zel­ke­bir’in so­yun­dan ge­len bir ka­dı­nın, Haz­ret-i Şeyh’e kar­şı hür­met­siz­li­ği ve su-i zan­nı var­dı. er­kek ço­cu­ğa sa­hip ol­ma­yan bu ka­dın bir gün rü­ya­sın­da; De­de­le­ri, Şeyh Ham­zel­ke­bir ve oğ­lu Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri­nin bir ta­ra­fa doğ­ru yü­rü­mek­te ol­duk­la­rı­nı gör­dü. Hu­zur­la­rı­na va­ra­rak ken­di­le­ri­ne ne­re­ye gi­de­cek­le­ri­ni sor­du. On­lar da Şeyh İs­ma­il Fa­ki­rul­lah Haz­ret­le­ri­nin zi­ya­re­ti­ne gi­de­cek­le­ri­ni, çün­kü onun bü­yük bir ve­liy­yul­lah, şeyh­le­rin sul­ta­nı, as­rı­nın Gavs-i azam’ı ve Al­lah ka­tın­da şa­nı bü­yük bir ve­li ol­du­ğu­nu söy­le­ye­rek ken­di­sin­den, bir da­ha onun hak­kın­da su-i zan yap­ma­ma­sı­nı is­te­di­ler. Ay­rı­ca va­kit kay­bet­me­den hu­zu­ru­na va­rıp tev­be et­me­si­ni, bir de er­kek ço­cu­ğa sa­hip ol­ma­sı için ıs­rar­la ken­di­sin­den dua is­te­me­si­ni tav­si­ye et­ti­ler…

Bü­yük bir se­vinç­le uya­nan ka­dın, Haz­ret-i Şeyh’in ya­nı­na va­rıp gör­dü­ğü rü­ya­yı an­lat­tı ve töv­be ede­rek müs­te­cap du­ası­nı is­tir­ham et­ti. Haz­ret-i Şeyh de onu af­fet­ti ve ken­di­si­ne bir er­kek ço­cuk bah­şet­me­si için yü­ce mev­la­sın­dan ni­yaz­da bu­lun­du Ce­nab-ı Al­lah bu aziz ku­lu­nun du­ası­nı ka­bul et­ti ve bir müd­det son­ra ge­be ka­lan ka­dı­nın bir er­kek ço­cu­ğu dün­ya­ya gel­di…

Se­ki­zin­ci­si:

Mev­sim son­ba­har­dı. Şeyh Haz­ret­le­ri’nin bul­gur ya­pa­cak­la­rı üç­yüz ki­le (tak­ri­ben 900 ki­lo) buğ­da­yı ku­rut­mak için dam­la­ra ser­miş­ler­di. Gök­yü­zü ay­dın­lık, meh­tap­lı bir cu­ma ge­ce­siy­di. Kü­çük İb­ra­him Hak­kı, mi­na­re­ye çık­mış yat­sı eza­nı­nı oku­ya­cak­tı. Ba­kar ki kö­yün do­ğu­su­nu kap­ka­ra bir bu­lut sar­mış, aha­li dam­la­ra çık­mış, ser­miş ol­duk­la­rı za­hi­re­le­ri­ni top­la­mak­ta ace­le et­mek­te­dir­ler. Eza­nı oku­yup ace­ley­le mi­na­re­den in­di ve bul­gur­la­rı top­la­mak üze­re ev hal­kı­nın yar­dı­mı­na koş­tu. An­cak Şeyh Haz­ret­le­ri­nin cüm­le ev­lad ve hiz­met­çi­le­ri­ni ca­mi­nin ka­pı­sın­da bu­lun­ca on­la­ra:

- “Ba­kın yu­ka­rı ma­hal­le­nin bü­tün sa­kin­le­ri yağ­mur yağ­ma­dan, dam­la­ra ser­dik­le­ri za­hi­re­le­ri­ni top­la­mak­la meş­gul­dür” de­di. On­lar ise şu kar­şı­lı­ğı ver­di­ler:

- “Biz de öy­le yap­mak is­te­dik, an­cak Şeyh Haz­ret­le­ri bi­zi alı­koy­du ve:

- “Bul­gu­ru da yağ­mu­ru da bir ta­ra­fa bı­ra­kıp ca­mi­ye gi­din ve mü­ba­rek cu­ma ge­ce­si­ni zi­kir­le ta­zim edi­niz…” de­di. Bu­nun üze­ri­ne hep bir­lik­te ca­mi­ye gi­dip av­lu­da al­tın yıl­dız­lar­la süs­len­miş gök­kub­be­nin al­tın­da yat­sı na­ma­zı­nı eda et­ti­ler. Na­maz­dan son­ra gök­yü­zü­ne ba­kan İb­ra­him Hak­kı, yağ­mur yük­lü ka­ra bu­lu­tun iki­ye bö­lün­dü­ğü­nü, Ay’ın Til­lo’yu kıb­le ta­ra­fın­dan ay­dın­lat­tı­ğı­nı, an­cak kö­yün çev­re­si­ni sa­ran ka­ra bu­lu­tun ağır yü­kü­nü bı­rak­ma­ya de­vam et­ti­ği­ni gör­dü. Til­lo’nun üze­rin­de zer­re ka­dar bu­lut yok­ken çev­re­sin­de o ka­dar şid­det­li yağ­mur yağ­mış­tı ki, et­raf köy­ler­den sel­ler git­miş­ti… Böy­le­ce Ce­nab-ı Al­lah bu köy hal­kı­na Ay ay­dın­lı­ğı ih­san edip o aziz ku­lu­na bü­yük ik­ram ve ih­san­da bu­lun­du.

Do­ku­zun­cu­su:

Yaz gün­le­rin­de bir cu­ma ge­ce­siy­di. Der­viş Os­man Efen­di mü­ra­ka­be­ye dal­mış­tı… He­nüz on­dört yaş­la­rın­da olan İb­ra­him Hak­kı ise uyu­muş­tu. Rü­ya­sın­da bir­den faz­la at­lı ve ya­ya as­ke­rin Til­lo’ya gel­di­ği­ni, at­la­rın­dan inip har­man ye­ri­ne (İb­ra­him Hak­kı İl­ko­ku­lu­nun bu­lun­du­ğu mey­dan) top­lan­dık­la­rı­nı gö­rü­yor­du. Her bi­ri iki adam bo­yun­da olan bu ya­ban­cı­la­rın bir kıs­mı şeyh kı­ya­fe­tin­de, di­ğer kıs­mı ise alim kı­lı­ğın­da idi­ler. At­la­rı­nı ve eş­ya­la­rı­nı ora­da bı­ra­kıp Şeyh Haz­ret­le­ri­nin zi­ya­re­ti­ne gel­di­ler ve hal­ve­ti­nin ka­pı­sın­da saf saf di­zil­di­ler. İb­ra­him Hak­kı bu bü­yük ce­ma­ati te­ma­şa eder­ken ka­pı­nın sa­ğın­da bu­lu­nan saf­tan bi­ri eği­lip onu ku­ca­ğı­na al­dı, te­bes­süm­le öp­tü ve so­lun­da du­ran­nı ku­ca­ğı­na uzat­tı. Böy­le­ce se­ki­zin­ci za­ta ka­dar ku­cak­tan ku­ca­ğa do­laş­tı­rıl­dı. O da ken­di­si­ni şef­kat­le öp­tük­ten son­ra eği­lip hal­ve­tin ka­pı­sın­dan bak­tı ve onu ye­re in­dir­di. İb­ra­him Hak­kı ka­pı­yı açık bu­lun­ca içe­ri gir­di. İçer­de Haz­ret-i Şey­hin hu­zu­run­da se­kiz ih­ti­yar muh­te­rem zat bu­lu­nu­yor­du. Da­ha ön­ce kat’i su­ret­te kim­se­ye aya­ğa kalk­ma­yan Haz­ret-i Şeyh bu zat­la­rı ayak­ta kar­şı­la­mış, cüm­le­siy­le ku­cak­la­şıp mu­sa­fa­ha edi­yor­du. Gör­dü­ğü man­za­ra kar­şı­sın­da hay­ret­ler için­de ka­lan İb­ra­him Hak­kı, o es­na­da uyan­dı…

Rü­ya­nın lez­ze­ti ade­ta ca­nı­na can kat­mış­tı. Rü­ya­sı­nı kar­şı­sın­da mu­ra­ka­be­ye dal­mış ba­ba­sı Os­man Efen­di’ye an­lat­tı. Me­ğer bu ha­di­se ol ve­liy­yul­la­ha bir va­kıa ol­muş, ken­di­le­ri­ni gö­rü­yor ve söz­le­ri­ni işi­ti­yor­du ki oğ­lu­na şun­la­rı ten­bih et­ti:

- “Oğ­lum, her ne ka­dar bu rü­ya sa­na gö­re gayb’tır la­kin şu an­da bir şey ko­nuş­ma. Çün­kü ru­ha­ni­ler kar­şı­sın­da ayıp ola­cak.” Bu es­ra­ren­giz olay sa­ba­ha ka­dar de­vam et­ti. Er­te­si gün cu­ma na­ma­zı­nı kıl­dık­tan bir sa­at son­ra İb­ra­him Hak­kı hal­ve­tin ka­pı­sı­nın önün­de du­rur­ken Si­irt yö­nün­de kır at­lı ak sa­kal­lı bir za­tın gel­di­ği­ni gör­dü. Ya­nı­na va­rın­ca atın­dan inip İb­ra­him Hak­kı­nın eli­ni öp­tü. İb­ra­him Hak­kı onu ta­nı­mı­yor­du. Sey­yid Ham­za is­min­de olan bu zat ise, onu ta­nı­mış­tı. Sey­yid Ham­za Şeyh Haz­ret­le­ri­nin hal­ve­ti­ne git­me­den ön­ce ge­tir­di­ği he­di­ye­siy­le İb­ra­him Hak­kı’yı şey­hin hal­ve­ti­ne gön­de­re­rek zi­ya­ret iz­ni is­te­di. İb­ra­him Hak­kı izin alıp ge­ri dön­dü ve bir­lik­te Haz­re­ti Şeyh’in hu­zu­ru­na gir­di­ler. Hz. Fa­ki­rul­lah Sey­yit Ham­za’nın se­la­mı­nı alıp il­ti­fat et­ti. Ken­di­si­ne ilk sö­zü şu ol­du:

- “Ya Sey­yid Ham­za… Bu Cu­ma ge­ce­si bi­ze çok mi­sa­fir gel­miş­ti…” Onun bu hi­ta­bı­na hay­ret eden Sey­yid bir müd­det şevk ve vecd­le ağ­la­yıp dur­du. Da­ha son­ra da sec­ca­de­si­ni öpüp İb­ra­him Hak­kıy­la bir­lik­te Mol­la Os­man Efen­di’nin oda­sı­na dön­dü. Gör­dük­le­ri­ni Mol­la Os­man Efen­di­ye an­lat­ma­ya baş­la­dı:

- “Ben Si­irt eş­ra­fın­dan Sey­yid Ham­za­yım. Bu ya­şı­ma ka­dar Til­lo’yu gör­me­miş ve Şeyh Haz­ret­le­ri’nin zi­ya­ret dev­le­ti­ne ere­me­miş­tim. Ta ki bu ge­ce rü­yam­da şun­la­rı gör­düm: Beş­yü­ze va­ran yü­zü nur­lu, at­lı ve beş­yüz­den zi­ya­de uzun boy­lu ya­ya ev­li­ya as­ke­ri­ne Si­irt vi­la­ye­ti ön­le­rin­de ka­rı­şıp bu dev­let­li­nin zi­ya­re­ti­ne gel­dim. Til­lo’yu ve yo­lu­nu rü­ya­da gör­mek­le ta­nı­dım bil­dim. Vak­ta­ki bu ev­li­ya as­ker­ler har­man ye­ri­ne var­dı­lar, cüm­le­si bu azi­zin hal­ve­ti­ne gi­rip ken­di­si­ni zi­ya­ret et­ti­ler. Ba­na da­hi pi­ya­de­ler­le zi­ya­ret sı­ra­sı gel­di. Ay­rı­ca hal­ve­tin sa­ğın­da saf du­ran ve ve­li­le­rin ku­ca­ğın­da iş­te şu ço­cu­ğu da (İb­ra­him Hak­kı) gör­düm ki onu bir­bi­ri­ne alıp ve­ri­yor ve öpü­yor­lar. Ku­cak­la­rın­dan in­dir­dik­ten son­ra Şeyh’in hal­ve­ti­ne gir­di­ler. Ben de o es­na­da ka­pı­da du­rur­ken gön­lüm iman lez­ze­tiy­le dol­muş bir hal­de uyan­dım…

… Cu­ma na­ma­zı­nı kı­lıp atı­ma at­la­dım, ge­ce rü­ya­da ka­tet­ti­ğim yol­la doğ­ru­ca Til­lo’ya var­dım. Yo­lu hiç kim­se­ye sor­ma­dan bu­ra­ya gel­dim ve siz­le­ri bi­lip ta­nı­dım. Gör­dü­ğüm rü­ya­yı Haz­ret-i Şeyh’e an­lat­mak ve ona bu­gün­den iti­ba­ren mü­rid ol­mak üze­re zi­ya­re­ti­ne gel­dim. An­cak o aziz, ben ko­nuş­ma­dan ev­vel şun­la­rı söy­le­di: ‘Ya Sey­yid Ham­za… Bu cu­ma ge­ce­si bi­ze çok mi­sa­fir gel­miş­ti’… süb­ha­nal­lah, bu zat is­mi­mi ve na­mı­mı ner­den bi­li­yor, gör­dü­ğüm rü­ya na­sıl olur da ken­di­si­ne ayan-ha­ki­kat olur?…

Sey­yid Ham­za’nın bu ka­dar hay­ret edi­şi­ne kar­şı Mol­la Os­man Efen­di şu ce­va­bı ver­di:

- “Gör­dü­ğün rü­ya­nın ay­nı­sı­nı da be­nim şu kü­çük oğ­lum gör­müş. Fa­kat avam ta­ba­ka­nın gör­dü­ğü rü­ya­la­ra ha­vass-i ev­li­ya mü­şa­he­de ile er­miş­tir. Hak Te­âlâ her ku­lu­na mer­te­be­si­ne gö­re ni­met­ler ver­miş­tir…”

Onun­cu­su:

Yaz gün­le­ri­nin bi­rin­de Şeyh Ali Efen­di is­min­de ih­ti­yar bir Suh­ran­lı, el­li iki mü­ri­di ile Bey­tul­la­hın zi­ya­re­tin­den dö­ner­ken Til­lo’ya va­rıp Haz­ret-i Şeyh’in zi­ya­re­ti­ne gel­di. Kuş­luk vak­ti hu­zu­ru­na var­dı. Se­lam ver­me­den el öp­me­den ve hat­ta mü­su­fa­ha bi­le yap­ma­dan ses­siz se­da­sız ba­şı­nı önü­ne eğip edep üze­re öğ­le­ye dek Haz­ret-i Şeyh’in hu­zu­run­da otu­rup dur­du. Öğ­le na­ma­zı­nı da bir­lik­te eda et­tik­ten son­ra yi­ne se­lam ver­me­den ve ve­da­laş­ma­dan o azi­zin ya­nın­dan ay­rı­la­rak Mol­la Os­man Efen­di’nin oda­sı­na gel­di. Ge­ne se­lam ve ke­lam et­me­den ba­şı­nı mu­ra­ka­be ale­mi­ne doğ­ru önü­ne eğe­rek bağ­daş kur­du ve ikin­di vak­ti­ne dek Mol­la Os­man Efen­di’nin kar­şı­sın­da ken­di­siy­le mü­ra­ka­be kıl­dı. Mol­la Os­man Efen­di bu Pir’e ta­zim ve say­gı gös­te­re­rek iti­na ile hiz­me­tin­de bu­lun­du if­tar vak­ti, ih­ti­yar ol­ma­sı­na rağ­men oru­cu­nu, her ye­mek­ten bi­rer ka­şık ala­rak boz­du. Ge­ce­yi de ses­siz se­da­sız Mol­la Os­man ile bir­lik­te hüc­re­si­nin da­mın­da meh­tap ay­dın­lı­ğın­da sa­ba­ha ka­dar ten­ha­ca, mü­ra­ka­be ok­ya­nu­su­na da­la­rak ih­ya et­ti­ler. Sa­bah­le­yin va­rıp tek­rar Haz­ret-i Şey­hin hu­zu­ru­na gir­di. Yi­ne ses­siz se­da­sız bir lah­za otur­du ve ay­rıl­mak üze­re aya­ğa kalk­tı. Haz­ret-i Şeyh de bu aziz mi­sa­fi­ri­ni ik­ram ede­rek aya­ğa kalk­tı ve ayak üs­tü ken­di­si­ne bir sü­re dua et­ti. Haz­ret-i Şeyh’in du­asın­dan son­ra Şeyh Ali Efen­di onun mü­ba­rek eli­ni öp­tü ve bir şey ko­nuş­ma­dan hal­vet­ten dı­şa­rı çık­tı.

Haz­ret-i Şeyh’in ken­di­si­ne aya­ğa kalk­tı­ğı­nı gö­ren mü­rid­ler, ik­ram ve say­gı ile eli­ni öpe­rek atı­na bin­dir­di­ler ve bü­yük bir ih­ti­ram­la har­man mey­da­nı­na ka­dar uğur­la­dı­lar. Mi­sa­fir Şeyh ken­di­si­ni uğur­la­ma­ya ge­len­ler­le at üs­tün­de ve­da­laş­tı ve mü­rid­le­riy­le bir­lik­te ay­rıl­dı. Ora­dan dö­nen kü­çük İb­ra­him Hak­kı pe­de­ri Mol­la Os­man Efen­di­nin ya­nı­na so­ku­la­rak sor­du:

–“Ba­ba­cı­ğım, bu ne şe­kil mi­sa­fir­di? Ge­len bü­tün mi­sa­fir­ler­den da­ha zi­ya­de iz­zet ve hür­met bul­du.” Ba­ba­sı ise şu kar­şı­lı­ğı ver­di:

- “Bu mi­sa­fir sa­ir mi­sa­fir­le­re kı­yas olun­maz. O kâ­mil­dir. Ha­vas olan ev­li­ya­lar­dan olup bir gö­nül sa­hi­bi­dir. Hat­ta bi­zim Has­sûl Has Efen­di­mi­zin (Haz­ret-i Fa­ki­rul­lah’ın) ha­li­ne ve şa­nı­na ya­kın ve kâ­bil­dir. Zi­ra bu­yur­du ki:

- “Ben çok uzun za­man­dan be­ri se­ya­hat ede­rek dün­ya­nın bir çok ye­ri­ni gez­dim. Ve hat­ta dün­ya­nın dört­te bi­ri­ni teş­kil eden şe­hir, ka­sa­ba ve köy­le­ri ge­zip gör­mü­şüm­dür. El­li yıl­dan be­ri, şu za­man­da­ki bü­tün ev­li­ya-i ki­ra­mın zi­ya­re­ti­ne er­dim. Za­hir­de ma­lum ol­ma­yan ve­li­le­ri mec­lis-i mâ­nâ­da gör­müş­tüm. An­cak bu azi­zi, (Şeyh İs­ma­il Fa­ki­rul­lah Haz­ret­le­ri­ni) cüm­le­sin­den Al­lah’a da­ha ya­kın ve şa­nı bü­yük bir Gavs-i azam bil­dim. Vü­cud-i Şe­ri­fi Hak aş­kı­nın ate­şiy­le yan­mış bul­dum. Onun Hal­ve­ti­ne gi­rip di­da­riy­le mü­şer­ref ol­duk­tan ve gön­lü­nü gö­züm­le aya­nen açık­ça gör­dük­ten son­ra se­ya­ha­tim ta­mam olup mu­ra­dı­mı al­dım…” bun­la­rı din­le­yen İb­ra­him Hak­kı, ba­ba­sı­na:

- “Pe­ki hiç ko­nuş­ma­yan mi­sa­fir, bu hik­met­li söz­le­ri ne za­man söy­le­di?” di­ye sor­du. Ba­ba­sı ise şu kar­şı­lı­ğı ver­di:

- “Biz­le­r iş­râk-i kü­lub (gö­nül­le­rin yan­sı­ma­sı) ile ko­nuş­tuk. Hat­ta bu söz­ler­den zi­ya­de bir çok hik­met­ler­le uzun uzun soh­bet et­tik.”

On­bi­rin­ci­si:

Haz­ret-i Şeyh’in Til­lo’dan üç sa­at uzak­lık­ta bir va­di­de bu­lu­nan kö­yün eh­lin­den bir mü­ri­di var­dı. Ba­ğın­da, sa­ir üzüm­ler­den yir­mi gün ön­ce ye­ti­şen bir tür üzüm bu­lu­nur­du. Mü­rid, her yıl bu üzüm­den bir se­pet dol­du­rur, sır­tı­na alır ve ön­ce Şeyh Haz­ret­le­ri­ne ge­ti­rir­di. O yıl, ade­tin­den bir haf­ta son­ra gel­di. Ge­cik­me se­be­bi­ni Haz­ret-i Şeyh’e an­la­ta­rak özür di­le­di.

- “Şey­him… Be­ni ma­ruz gö­rün. Çün­kü ade­tim üze­re yi­ne da­ha ön­ce ye­ti­şen üzüm­den siz efen­di­mi­ze ge­ti­rir­ken, va­di­de kar­şı­laş­tı­ğım bir baş­ka kö­yün ço­ba­nı olan bir dos­tum, ıs­rar­la be­ni su­yun ke­na­rı­na otur­tup şöy­le de­di:

- “Gel şu su ke­na­rın­da se­nin­le bir sa­at soh­bet ede­lim. Va­li­dey­ni­nin hay­rı­na iki sal­kım üzüm de ver yi­ye­lim.” ıs­ra­rı­na kar­şı bir çok ma­ze­ret gös­ter­di­ğim hal­de onun­la ba­şe­de­me­dim. Üzüm­le­ri yi­yip se­pe­ti ya­rı­ya in­dir­dik­ten son­ra da ba­na nük­te­li nük­te­li şu tah­kir edi­ci söz­le­ri söy­le­di:

- “Al­lah sa­na mal ver­miş fa­kat akıl ver­me­miş­tir. Za­val­lı ço­cuk­la­rı­nı mah­rum bı­ra­kıp ken­di ma­lı­nı müs­ta­hak ol­ma­yan­la­ra bu ka­dar zah­met çek­mek­le gö­tü­rüp ver­men akıl kâ­rı mı­dır? Şeyh ol­mak mı, yok­sa üzüm bu­la­ma­mak mı zor? Be­nim gö­züm, sö­zü­mü tu­tup ka­lan şu üzü­mü de bu fa­kir ço­ba­na ver ki, se­va­bı va­li­dey­ni­nin ca­nı­na değ­sin.” Ka­lan üzü­mü de ben­den al­dı. Boş se­pe­ti­mi ala­rak kö­ye ge­ri dön­düm. Yo­lum­da­ki yo­ku­şun ya­rı­sı­na var­mış­tım ki, de­re­den “aman… aman…” di­ye im­dat se­si gel­di­ği­ni duy­dum. Ge­ri­ye ba­kın­ca bir de ne gö­re­yim? Kö­pe­ği, ço­ba­nı al­tı­na al­mış, diş­le­ri­ni bo­ğa­zı­na da­ya­mış­tı. He­men koş­tum ve onu zor be­la az­gın kö­pe­ğin pen­çe­sin­den kur­tar­dım… Ço­ban be­la­sı­nı kö­pe­ğin­den bul­muş­tu. Kö­yü­ne ha­ber ver­dim ge­lip onu gö­tür­dü­ler. Ben de bir­lik­te git­tim. Bir haf­ta sü­rey­le ver­di­ği­miz ba­zı ilaç­lar­la iyi­leş­tik­ten son­ra tek­rar kö­yü­me dön­düm ve ye­ni­den se­pe­ti­mi dol­du­ra­rak zi­ya­re­ti­ni­ze gel­dim. İş­te Şey­him… Öz­rüm buy­du, ka­bul edi­niz…”

Haz­ret-i Şeyh de özü­rü ka­bul ede­rek ken­di­si­ne şu du­ada bu­lun­du:

- “Bi­zim hiz­me­ti­miz için Al­lah sa­na çok azim se­vap ve ha­yır ih­san et­sin.

Al­lah, rı­za­sı­na uy­gun ola­nın yar­dım­cı­sı­dır.”

Kaynak: Tillo Evliyaları ( NUREDDİN SANCAR )

Tillo Evliyaları
Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yazar Hakkında

Yazar Bilgileri Girilmemiş.

"İsmail Fakirullah Hazretlerinin Kerametleri" İçeriği için 3 Yorum bulunmaktadır.

  1. necdet says:

    Allah teala bize ismail fakirullah hazretlerinin himmetini nasip eylesin.bu büyük zatların dualarıyla Allah teala nın razı olduğu kullardan olalım inşallah.şu anki miyetim tez zaman da tillo ya gidip hazretten himmet istemek.rabbim bu niyetimi benden almasın inşallah.esselamün aleyküm ve rahmetullahu ve berekatuhu.

  2. derya says:

    esselamün aleyküm tillo gavs_ı azam şeyh ismail fakirullah hz. başta olmak üzere evliyalar şehridir. Rabbim bizi onlardan etmesin. AMİN…

  3. veysi says:

    bedrettin baba resimlerini görmek istiyom

Yorum Ekle